quick-art-space.title

29 Eylül 2026

Aynı Yerde Yolculuk

"Aynı Yerde Yolculuk" sergisine davetlisiniz.

Paylaş

Aynı Yerde Yolculuk

Pandemiyle birlikte dünya ani bir yavaşlamanın içine girdi. Hareketin, temasın ve karşılaşmanın sınırlandığı bu dönemde gündelik hayatın ritmi değişti. Uzun zamandır ertelenen ev işleri yapıldı, başlamaya bir türlü cesaret edilemeyen “tuğla gibi” kitaplar, mutfaktan yükselen ekşi mayalı ekmek kokuları eşliğinde okundu. Gündelik hayatın bu yeni ve yavaş ritmiyle birlikte, sanatçıların üretim pratikleri de dönüşmeye başladı. Seyahat edememek ve uzun süre aynı mekânın içinde yaşamak; birçok sanatçıyı daha önce fark etmedikleri ayrıntılara, gündelik olana, kişisel hafızaya ve yakın çevresine yeniden bakmaya yöneltti. Kimi sanatçı ise, zaten hep bir tür pandemide, içe dönük bir yaşam sürdüğünü fark etti.

Bugünden geriye bakıldığında, pandemi dönemi kimi zaman gerçekliğini yitirmiş bir zaman parçası gibi görünüyor. Günlerin birbirine karıştığı, temasın tehlikeli hâle geldiği, ekranların başlıca karşılaşma alanına dönüştüğü o dönem, kolektif hafızada hem son derece yakın hem de tuhaf biçimde uzak duruyor. Yavaşlama, yalnızlık, bakım, kayıp, belirsizlik ve mukavemet gibi kavramlar düşünce dünyamıza ve üretim süreçlerine belirgin biçimde sızdı.

“Aynı Yerde Yolculuk” sergisinde pandemi döneminin sanatçıların pratiklerinde bıraktığı izleri takip ediyoruz. Yalnızca yeni işler üretmekle kalmayan, aynı zamanda çalışma biçimlerini, malzemeyle ilişkilerini, düşünme ve hissetme şekillerini yeniden kuran beş sanatçıyı bir araya getiriyoruz. Sergide, pandemi sırasında üretilmiş işlerle birlikte, o dönemin ardından şekil değiştiren üretim biçimleri ve yön değiştiren arayışları görünür kılmak niyetindeyiz.

Pandemi dönemini düşününce Kavafis’in “Şehir” şiirinin sarsıcı dizelerini hatırlamamak elde değil: “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir.

Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma— Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.”

Kavafis’in insanın içinde olduğu yerle kurduğu kaçınılmaz bağı vurgulayan bu dizeler, pandemi dönemiyle birlikte ete kemiğe büründü. Dünyanın adeta kendi içine kapandığı, hareket etme imkânımızın elimizden alındığı o günlerde, her birimiz kendi köşesine, evlerin sınırlarına çekildik. Kaçacak bir yerin, gidilecek başka bir kıyının olmadığı fikri, pandeminin getirdiği zorunlu izolasyonla birleştiğinde; yaşadığımız mekânlarla, sokaklarla ve en önemlisi kendimizle yüzleştik.

Ayça Özkaynak, resimlerinde ele aldığı ev içi sahnelerinin sessiz ve dingin atmosferiyle izleyiciyi mahrem alana davet eder. İçsellik, yalnızlık, tekinsizlik gibi temaları daha sınırlı bir görüş açısı sunarak, ‘maruz kalma’ olgusu üzerinden ele alır. Gündelik hayatta çoğu kişinin bakıp geçtiği, neredeyse görmediği bazı ayrıntıları izleyiciye göstererek önemsiz ve sıradan olarak addedilenlerin üzerine düşündürmeyi amaçlar. Sanatçıya göre izleyici bu sahnelerde bazen misafir, bazen de ev sahibidir.

İrem Tok, pandemi döneminde ürettiği ve ilk kez Quick Art Space’te izleyiciyle buluşan “Görünmezlerin Dünyası” resimlerinde, Kadıköy bölgesinde gezinti rotasının içine denk gelen

Kavafis’in “Şehir” şiirinin Türkçede pek çok çevirisi mevcut. Bana en yakın gelen Cevat Çapan’ın çevirisi oldu.

park havuzları, gölcükler, deniz ve hatta yollardaki su birikintilerinden su örnekleri toplar. Bu suları incelediğinde insan boyutlarının ve algısının dışında kalan görünmeyen bu mikroskobik dünyanın sakinlerinin çeşitliliği, sanatçıya yaşadığımız dünya hakkında ne kadar sınırlı bir farkındalık içinde olduğumuzu gösterir. Mikroskobik incelemeler yaparken mikro canlılar şeffaflıkları ve çok küçük boyutları nedeniyle çeşitli boyalar kullanılarak görünür hale getirilir.

Bu boyalardan biri, metilen mavisi sentetik bir boyar maddedir. Nükleik asitler gibi negatif yüklü hücre bileşenlerini boyayarak hücre görüntüsünde zıtlıklar oluşturur ve şeffaf hücre bileşenlerinin ayırt edilmesini kolaylaştırır. Suda çözünebilen bu madde, sudaki canlıları görünür hale getirirken, sanatçının görünmez dünyayı göstermekte kullanabileceği bir resim malzemesine dönüşmüştür.

Sergide yer alan, Tok’un “Tansiyon” adlı diptik işi, biri sürekli aşağıya doğru düşen, diğeri ise yukarı doğru yüzmeye çalışan iki video animasyondan oluşur. Birbirini tamamlayan bu iki hareket, yalnızca fiziksel yönelimleri değil, varoluşsal bir gerilimi de görünür kılar. Yukarı çıkma arzusu ile aşağı çekilme hissi arasında salınan figürler, dengenin sürekli kaybedilip yeniden arandığı bir duruma işaret eder. Yapıt, kesin bir anlatı sunmak yerine izleyiciyi açık uçlu bir deneyime davet eder. Düşmek ve yükselmek, insanın yaşam boyunca içinde bulunduğu duygusal ve varoluşsal dalgalanmaların metaforlarına dönüşür. Ne yükseliş kalıcıdır ne de düşüş son bulur. Figürler, sürekli değişen bir denge arayışı içinde, bitimsiz bir hareketi sürdürür.

Tok’un “Rüzgârlı” adlı işi ise, yön verme ile yönlendirilme arasındaki belirsiz ilişkiyi görünür kılar. Hareket, görünmeyen bir kuvvet tarafından şekillenir; ancak bu kuvvetin kaynağı her zaman bilinmez. Bazen kendi irademizle ilerlediğimizi düşünür, bazen de farkında olmadan başkasının nefesiyle yön değiştiririz. Çalışma, kesin bir anlatı kurmak yerine izleyiciyi etki, kontrol ve bağımlılık üzerine düşünmeye davet eder. Nefes, yalnızca yaşamı sürdüren biyolojik bir işlev değil, aynı zamanda görünmez bir yönlendirme aracına dönüşür. Kimin yön verdiği ile kimin yönlendirildiği arasındaki sınırlar sürekli yer değiştirirken, irade ile dış etki arasındaki kırılgan denge de görünür hâle gelir.

Pandemi dönemini Fethiye, Kayaköy’de geçiren Ayşe Kapusuz, sergide pandemi döneminden itibaren farklı malzemelerle yaptığı ancak gün yüzüne çıkarmadığı resimleriyle, desenleriyle ve eskizleriyle yer alıyor. Çoğunluğu portre ve otoportrelerden oluşan resimler, bilinç akışı ve otomatizm tekniğiyle yapılmıştır. Eline geçen her türlü yüzeye -kağıt, tuval, defter, hatta bazen peçete- resim ve desen yapan bir ressam olan Kapusuz için portre, bir kişiyi ya da bir temayı tanımlamaktan çok, ona yeniden bakabilmenin bir yolu. Resim yaparken, aldığı akademik eğitimden ya da başka yollarla öğrenilmiş bilgilerden ziyade, o anda gördüğünün belirleyici olmasını önemseyen sanatçı, üretim sürecinde ortaya çıkan spontan karşılaşmaları takip eder. Suluboya, ecoline, mürekkepli kalem gibi malzemelerle çalışırken görüntüyü bütünüyle kontrol etmeye çalışmaz. Görüntünün kendisine önerdiklerine de kulak kabartır.

Önceden tasarlanmış bir görüntüyü uygulamaktan çok, resim sırasında ortaya çıkan ilişkilerle ilerlemeyi tercih eder.

Kapusuz’un 2019-2026 yılları arasındaki üretimlerinden, pandemi öncesi dönemden başlayıp pandemi sonrasına da uzandığımız zaman aralığı, sanatçının anne olma ve kızı Ada’yı büyütme dönemine de denk gelir. 2022 yılındaki bir resmine “Zamanla bir alıp veremediğim

var.” diye düştüğü not, annelik ve sanatçılık arasında yaptığı çifte mesaiyi akla getirir. Sergiye dâhil ettiğimiz bir defterinin bir sayfasında karşımıza çıkan 2 Aralık 2024 tarihli “Ada bugün ilk kez resim yaptı” yazılı not da, resim defteriyle annelik defterinin birbirinin içine geçtiği bir yüzey olarak belirir.

Erinç Seymen, pandemi döneminde ilk kez gerçekleştirdiği dijital çalışmaları arasında yer alan "Sigortalı" işinde sirklerde, yunus parklarında ve hayvanların performansçı olarak istismar edildiği diğer platformlarda sahnelenen acımasız gösterilerden hareketle, insanın, kontrol altında tutulabilir tehlikeden aldığı tuhaf hazza odaklanır. Hayvanların beden ve akıl sağlığını tehdit eden, her yaş grubundan izleyiciyi merak, neşe ve heyecana boğan bu gösteriler insan doğasının en karanlık yanlarından birini ifşa eder: Asla göğüslemek istemeyeceğimiz tehlikeleri hayvanların (ve kimi zaman da insanların) göğüslemeye zorlanmasından alınan haz. Bu bağlamda "Sigortalı", sanatçıya göre kaza risklerinin tetiklediği kaygının, kendini ve sahip olduklarını güvence altında tutmanın konforuyla bertaraf edildiği, empatinin "schadenfreude"yle yer değiştirdiği anın bitimsiz bir tezahürü gibidir.

Şebnem Keçeli, sergiye pandemi döneminde yapmaya başladığı ve yakın zamanda yeniden ele aldığı, tamamladığı ve ürettiği yedi heykelle katılıyor. “Boşluktaki Sıkışıklık I-II” (2023-2026) beden ile onu çevreleyen fiziksel, toplumsal ve kültürel yapılar arasındaki gerilimi araştırır. Organik bronz beden parçalarıyla sert geometrik kütlelerin birlikteliği, evi yalnızca fiziksel bir mekân olarak değil; konfor ve yakınlığın yanı sıra bakımın, sorumlulukların ve devralınmış rollerin de yoğunlaştığı ilişkisel bir alan olarak ele alır. Pandemi, bu gerilimlerin daha görünür hâle geldiği bir eşik oluşturur; ancak işler bu tarihsel anın ötesine geçerek, bedenin gündelik yaşamın görünür ve görünmez yapıları içinde nasıl biçimlendiğine daha geniş bir yerden bakar.

Keçeli’nin “Şehirli” (2021) adlı heykeli, bilinmezlikler içinde yaşamaya alışmış insanın tedirginliğiyle kanıksamışlığı arasındaki eşikte durur. Alüminyumun köşeli geometrisi figürün bedenine sirayet ederek kent ile insan arasındaki sınırı belirsizleştirir; yana dönük bakış ise bu yakınlığın gideremediği yabancılığı taşır. Kent, insanın doğayla ve diğer canlılarla kurduğu ilişkiyi de yeniden biçimleyen bir yaşam düzeni olarak belirir. “Kuş Şehirlisi” (2025) adlı heykelinde beton gövde ve kuşun ağzındaki metal çatal, insanın kurduğu çevreyi başka bir canlının bedeninde görünür kılar. Sofraya ait bu sıradan nesne, bir beslenme arayışının parçası hâline geldiğinde tanıdık düzenin kime ait olduğu sorusu belirir. “Şehirli”de kent insanın bedenine sirayet ederken, burada aynı düzen kuşun yaşamına karışır. İki eser, aynı dünyayı paylaşmanın farklı koşullarına ve insanın bıraktığı izlerin başka hayatlarda nasıl sürdüğüne bakar.

Sanatçının “İnsanlık Hâli” (2023) adlı heykeli, benzer bir kırılganlıkla başlayan yaşamların zaman içinde kimlikler, inançlar ve aidiyetler etrafında nasıl birbirinden uzaklaşabildiğine odaklanır. Uyuyan bebek yüzleri siyah geometrik katmanlar arasında yükselir; organik olan, kendisinden önce kurulmuş bir düzenle birlikte biçimlenir. Mevcut yapı tekrar ederken her yüz kendi sessizliğini korur. “Uykuda” (2024) adlı heykel, insanın henüz farkındalık geliştirmeden içine doğduğu yapıların onu nasıl biçimlendirmeye başladığına odaklanır.

Bebeğin dingin yüzünü çevreleyen geometrik kütleler, kuşaktan kuşağa aktarılan görünmez çerçeveleri çağrıştırır. Yüzeyde beliren gümüş müdahale, bu aktarımın bıraktığı izi açıkça tarif

etmeden görünür kılar. İş, bize verilmiş olanla gerçekten bize ait olan arasındaki sınırı ve yeni nesillere farkında olmadan neleri taşıdığımızı sorgular. “Yolcu” (2023-2026) adlı heykelde ise, insanın geçmişten devraldığı biçimlerin ağırlığı ve önündeki yolun belirsizliği içinde yaşamla kurulan bağ ele alınır. Mermerin yükselen formu flok kaplı kütleyi taşırken, üstte bir bedenden yalnızca birbirine sıkışmış ayak parmakları belirir. Taşın ve flokun sessizliği karşısında tenin canlılığı görünmeyen bedeni daha güçlü hissettirir; parmak uçlarındaki gerilim, bu bağı sürdürmenin güçlüğünü duyurur.

“Aynı Yerde Yolculuk” sergisi, pandemi döneminin düşünme, durma ve yeniden bakma hâli olarak sanat üretiminde nasıl izler bıraktığını araştırıyor. Yakın geçmişe nostaljik bir bakış sunmaktan çok, hâlâ etkileri süren bir kırılmanın sanatsal izdüşümlerini düşünmeye davet ediyor. Sergi, asıl yolculuğun dışarıya değil, insanın dönüşümüne dair olduğu, bazen aynı yerde kalarak da uzun bir yol alınabildiği düşüncesinden besleniyor.

Diğer Sergiler