16 Ocak 2026
Yaşarken Açılan Kapı
“Yaşarken Açılan Kapı” sergisine davetlisiniz.

Paylaş
Durup ince şeyleri anlamak, anlamlandırmak
Yaklaşık 40 yıldır sanat üretimini çeşitlendirerek sürdüren, rüştünü çoktan ispatlamış Gonca Sezer, resim eğitimini Türkiye’de ve ABD’de aldıktan sonra kendini sanat sahnesinde “Genç Kuşak” sergilerinde göstermeye başlamış bir sanatçı. Resimleri, 1980’li yılların sonundan itibaren Türk resminin “modernleşme” sürecini anlatan sergilerde yer alan Sezer, 1990’ların sonundan itibaren buluntu nesne, fotoğraf gibi farklı ve dönemi itibariyle yeni anlatım biçimlerini pratiğine ekleyerek üretimine devam eder. Sezer’in pratiğinin nüvelerini, doğup büyüdüğü şehir olan İstanbul’un, Samatyalı aile bireylerinin hikâyeleri, aile albümleri, çocukluğundan beri topladığı mendil koleksiyonu oluşturur.
Gonca Sezer’in pratiğinin ve sanatçı tavrının özen, ihtimam ve koruma güdüsünün etrafında şekillendiği açıktır: “Çalışmalarımda yaşadığım şehir veya mahalle civarında gözlemlediğim çevresel tarihsel değişimleri, insan-tarih-çevre içinde oluşturulan kimlikler ve onların günümüze taşıdığı buluntularla (bazen bir nesne veya görüntüler bir fotoğraf ya da taş, demirden yapılmış motifler süslemeler olabilir) bir tür yeniden kazısını yaparak günümüze bakmaya özen gösteriyorum.” diyen Sezer’in pratiğinin pek çok veçhesi var. Sanatçı, son dönemde İstanbul’un binalarıyla, kapılarıyla ve o kapılarda yer alan bitkisel motiflerle hemhâl olmuştur. Bu “ince şeyleri” üretiminin meselesi haline getirmesinin, Şişli-Kurtuluş’a taşınmasıyla eşzamanlı olduğu görülür. Eski adı Tatavla olan, İstanbul’un kadim semtlerinden Kurtuluş, Sezer’in son dönem pratiğini şekillendirir. Sanatçı, her gün yürüdüğü yollar üzerinde gördüğü, tekrarlanan eski binaların süsleme kapı motiflerini ve taş işçiliğinde kullandıkları çiçek benzeri şekillerin hafızasını İstanbul’un doğasında var olan bitkiler ve çiçeklerin benzerlikleriyle beraber (gül hatmiler, küpe çiçekleri, meşe palamutları gibi) yeniden görünür kılmak ve korumak niyetindedir.
Sezer son dönem çalışmalarından “Sessiz Çiçekler” adlı yerleştirmeyi 2024’te Barın Han’da Yıkıntılar Arasında sergisinde gösterir. Oğuz Karayemiş’e göre, “Sessiz Çiçekler” yerleştirmesi kalıntı mekânlardaki süslemeleri aynı mantıkla ele alarak onlara yeni bir grafik yaşam verir:
“Onları unutuş ve yıkım karşısında muhafaza etmekle kalmaz, insan ve insan olmayan hayvanlarla, bitkilerle, sokaklarla ve duvarlarla, özcesi şehirle yeni ilişkilerin içinde konumlandırarak dönüştürür.”
İç içe ve Bir arada
Sezer’in pratiğinde zamanlar, medyumlar, malzemeler, teknikler, kişisel ve toplumsal olanın iç içe ve bir arada olması önemli bir yer tutuyor. Zaman mefhumunu göreceli, ucu açık bir şekilde kullanan Sezer, arşivden spekülatif bir şekilde faydalanır. Sanatçının pratiğinde malzeme hiyerarşisi yoktur. Sanatçı tuval üzerine yağlıboya geleneğiyle şekillenen Akademi’den mezun olsa da, malzemelerini değiştirmek ve özgürleşmek isteyen bir kuşağın etkili sanatçılarından biridir. Sezer, akademik sanatın yüzyıllarca süren “yüksek” ve erkeksi sanat yapma biçimlerine karşı, feminist sanatın geliştirdiği gündelik malzemelerle, buluntu nesnelerle ilgilenir. Son dönemde nakışı, kumaşı da işlerine dâhil eder.
Quick Art Space’teki serginin merkezinde yer alan “Yaşarken Açılan Kapı” adlı yapıtта kapıyı andıran bir kumaş üzerine, rölyef gibi üçüncü boyutun eklendiği kumaşlarla gerçeküstü unsurlar hâkimdir. Yapıtın malzemeleri arasında, Sezer’e annesinden ve teyzesinden kendisine kalan, çeyizi için hazırlanmış danteller yer alır. Sanatçı, çeyiz işlevini hiçbir zaman yerine getirmemiş, yıllarca sandıkta beklemiş dantellerle çiçek şekilleri oluşturur.
İki boyut ile üç boyut arasında, gündelik ve yaşamsal öğeler anıtsal bir kumaş üzerine ince ince işlenmiştir. Böylece fona biçimini veren siyahlık, sanatçının ince uçlu bir kalemle, adeta nakkaş edasıyla çalışmasının sonucunda oluşmuştur. İnce işçiliğin ve süreçselliğin söz konusu olduğu bu anıtsal çalışmaya, kağıt üzerine kalemle yapılmış resimler eşlik eder. Bu çalışmada aileden kalan fotoğrafları ve kendi çektiği kapı fotoğraflarını referans alır. Sanatçının anne babasının, ayrı ayrı, deniz kenarında çekilmiş fotoğrafları, İstanbul’un çiçekleriyle birlikte ele alınmıştır.
Gonca Sezer’in sergide yer alan kağıt üzerine suluboya resimleri, doğayı soyut formlarla birleştirerek yeni bir forma, yeni bir dile kavuşmak ister gibidir. Suluboyanın akışkanlığından ve saydamlığından yararlanarak derinlikli bir atmosfer oluşturan Sezer, hafif yeşil yaprak formlarıyla ve doğadan gelen çiçek sapları ya da otlarla resme organik bir his katar. Fırça darbelerinin serbestliği, hem sakin hem de hareketli bir his verir. Pembe, yeşil ve kahverengi tonların dengelendiği suluboyalar, sanat tarihinde “lirik soyut” olarak kategorize edilen çalışmaları akla getirir. Kuş ya da kanat izlenimi veren formlar, bir çiçeğin etrafında hareket eder gibidir. Sanatçı, doğal unsurların soyut yorumuyla, belirgin ve dinamik kompozisyonlar yaratır. Bu resimler, doğanın biçimlerini çözerek yeniden hayal eden, sakin ama aynı zamanda özgür bir estetik anlayışının neticeleridir.
Buluntu-Yapıntı
Gonca Sezer’in son çalışmalarında kullandığı buluntu nesneler işlevlerinden incelikle arındırılmıştır. Çeyiz işlevinden arındırılmış nakışlar ve Şişli’de bir ustaya yaptırdığı, herhangi bir fonksiyonu olmayan demirden amorf formlar pratiğinin nesne yönelimli bir yöne gittiğini gösterir.
İstanbul florasından çiçeklerin motiflere dönüşerek stilize bir şekilde kapılarda yer almasıyla ilgilenen Sezer, buluntu nesnelerin yaşamındaki izleri üzerinde çalışırken kapılarla karşılaşır. Bu kapılar kendisinde yeni bir eklenti oluşturma isteği doğurur; böylece demir ve seramiğin birlikte ele alındığı işler ortaya çıkar. Ev, evde kullanılan eşyalar, yaşantılar arasındaki bağlantılar ve aplikelerin oluşum süreci böyledir. Yapraklar, şehrin doğası, stilize edilmiş görüntüleri... Kapılardaki motifler, çiçekler ve yapraklar böylece işlerine nüfuz ederler. Organik olan ile yapıntı olanın birlikteliği özellikle son dönem işlerinin öne çıkan bir özelliğidir. Erozyonu önlemek için dikilen meşe palamudu gibi organik bir bitkiyle, demirin ve seramiğin buluştuğu görülür.
Yürüyüşlerinden, bisikletle çıktığı gezilerden eli kolu hep dolu dönen Sezer, “İlgilendiğim konular bana yaşamın içinde geliyor” der. Üzerine çalıştığı, okuduğu, eskizler yaptığı her yeni projesiyle göbek bağı kendiliğinden kurulduğu gözden kaçmaz. Daha önce Kuyruk Meselesi sergisinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan hayvanlarla, okulu yarım bırakarak evlenen teyzesi Firdevs Tarımtay’ın defteri üzerinden ilişki kurar. Teyzesi Firdevs’in liseye gitmek yerine bir moda evinde “Hayriye” ismini alarak devam eden ve evlilikle “taçlandırılan” hayatının da izini sürer. Sezer, içine doğduğu ya da kendisini bulan bu hikâyelerin ve yaşanmışlıkların adeta bir aracısıdır.
2 milyon civarında nüfuslu İstanbul’a doğan bir sanatçı olarak, günümüzde 10 katı nüfusa erişmiş, radikal değişimlerin biteviye yaşandığı bir şehirde yerleşme, yerleşememe, yerinden edilme de Sezer’in pratiğinde üstü örtülü bir şekilde karşımıza çıkar. Yerinden edilme sadece insanların maruz kaldığı bir şey değildir; bitkiler ve hayvanlar da tarih boyunca yerinden edilmiştir. İnsan-flora ve fauna evreninde köklenmek, topraklanmak, topraktan gelip toprağa gitmek, kırılganlık, yaralanabilirlik Sezer’in işlerinden zihne dolan kavramlardır. Gonca Sezer’in pratiği nostaljiden ziyade ihtimam göstermeye, durup ince şeyleri anlamaya içkindir.
Nergis Abıyeva, Erenköy, 2025.
